Yazdır

Doç. Dr. Efsun Dindar: Türkiye su fakiri olma yolunda ilerleyen ülke konumunda

Tarih: 11 Şubat 2026 - 07:55

Su fakirliğinden su iflasına, su bütçesinden ekolojik tahribata, barajdan toprağa, yağıştan kuraklığa, kayıp kaçaktan gri suya, krizden riske, yatırımdan yağmur hasadına yapmadığımız, bilmediğimiz, o kadar çok şey var ki...

 

Volkan Karsan – Finansingundemi.com / Kazandıran Sohbetler

Geçen yaz Bursa başta olmak üzere Marmara ve Ege Bölgesi’nde birçok kent su konusunda büyük bir sınav geçirdi… Bazı kentlerde su kesintileri oldukça sık gündeme geldi… Şimdi yağış mevsimindeyiz ancak yine de bugünden tedbirleri konuşmak ve yarını planlamak çok önemli… Geçen yazın stresini en çok yaşayan Bursa’dan konunun uzmanı Uludağ Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Efsun Dindar’a son durumu ve yakın gelecekteki tehditleri sorduk. Altını çizerek okunması ve ders çıkartılması gereken yanıtlar aldık…

“SU YÖNETİMİ SADECE KAYNAK DEĞİL AYNI ZAMANDA BİR DAVRANIŞ, ALTYAPI VE DENETİM İŞİ”

- Sayın Dindar, bir ülkenin, bir kentin ya da bir yerleşim alanının su fakiri olduğu nasıl anlatılır, var olanı korumak veya daha fazlasını hasat edebilmek için bir bilinçlendirme ne kadar önemlidir? Kendi akademik çalışmalarınızdan da bu bağlamda söz eder misiniz?

- Bir yerleşimin, bir kentin ya da bir ülkenin su fakiri ya da stresi altında olup olmadığını anlatmanın en anlaşılır iki yolu var. Bu konuda bizim kişi başına düşen yıllık kullanabilir su miktarını ölçebiliyor olmamız gerekiyor. Eğer yıllık kişi başı su miktarı 1700 metreküpün altındaysa su stresi, 1000 metreküpün altına indiğinde ise su fakirliği eşiğinin var olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla biz de su fakiri olma yolunda ilerleyen bir ülke konumundayız. Ayrıca artık Birleşmiş Milletler’in en son yayınladığı rapor, geri döndürülemez derecede zarar verdiğimiz sulak alanlarının su stresi ya da su fakiri kavramıyla tanımlamanın yeterli olmadığı ve artık yeni bir terim olan su iflasının gerçekleştiğine dair yeni bir tanımlamanın söz konusu olduğunu söylüyor.

Şunu söyleyebiliriz ki artık bazı su sistemleri geri döndürülemeyecek boyutta zarar görmüştür. Dolayısıyla suyun sadece çevresel etkilerini değil ekonomik ve sosyal etkilerinin de ciddi boyutlarla ele alınması ve bir bütçe hesabı yapılarak yönetilmesi zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Kentlerimizin baraj, yeraltı suyu, iletim kapasitesi, kurak yıl senaryolarında arz talep dengesinin ne kadar güvenilir olduğunu da bilmemiz gerekiyor.

Çünkü en önemli bir konu da su bütçesidir. Şu anki mevcut durumda baktığımızda aslında biz gelen yıllık yağış miktarımıza göre değil, yıllardır biriktirdiğimiz stoklara göre suyu harcıyoruz. Dolayısıyla da bizim baraj yeraltı suyu kapasitemiz kurak yıl senaryolarımızda eğer talebi karşılayamıyorsa o zaman kağıt üstünde suyun var gibi görünmesinin bir anlamı kalmıyor. Dolayısıyla da biz aslında bir nevi gelecekten yemiş oluyoruz ve bu nedenle de barajlarımızın üzerine kurduğumuz su güvencesi politikalarımızı bu anlamda da değiştirmemiz gerekiyor.

Genelde biz barajlarımızın doluluk oranını takip ediyoruz. Güvenilir arz talep dengesini acaba sağlayabiliyor muyuz,  sağlayamıyor muyuz diye bakıyoruz ama tek başına bu oranları takip etmek de maalesef yeterli değil. Var olan suyun ne kadar gün yeteceği, iletim arıtma kapasitesi ve yeraltı suyumuzun ilerleyen dönemlerde bizim için aslında bir sigorta görevi gördüğü ve olağanüstü haller dışında kullanılmaması gerektiğini de düşünerek değerlendirmemiz, güvenilir arz talep dengesini oluşturmada oldukça öne çıkıyor.

Burada kritik bir kavram kargaşası da oluyor çünkü acaba var olanı mı korumalıyız. Yoksa daha fazlasını mı hasat etmeliyiz diye. Çünkü su yönetimi sadece kaynak değil aynı zamanda bir davranış, altyapı ve denetim işi. Mevcuttaki suyu korumak, barajları doldurmak tek başına yeterli değil. Çünkü barajlar kendi kendine su üretmiyorlar. Eğer su toplama havzaları korunmuyorsa, yağan suyu toplanamıyorsa ya da yağmur yağmadığında mevcuttaki altyapı ve tüketim alışkanlıkları değişmiyorsa maalesef bu durum çok daha kritik bir hal almaya başlıyor.

“YÖNETMELİK GEREĞİ BELEDİYELER 2028 YILINA KADAR KAYIP KAÇAK ORANLARINI YÜZDE 25'E DÜŞÜRMEKLE YÜKÜMLÜLER”

- Geçen yaz Türkiye’nin birçok kentinde olduğu gibi Bursa’da susuzlukla büyük bir sınav geçirdi. Sizce bu yazın daha iyi koşullarda geçebilmesi için gerekli tedbirler alındı mı?

- Burada önemli unsurlardan bir tanesi de kayıp kaçak oranlarının azaltılması. Şu anda Bursa özeline baktığımız zaman bu kayıp kaçak oranları yüzde 40-50'ler seviyesine çıkıyor. Merkezde biraz daha düşük, o anlamda yapılan çalışmalar olduğunu söyleyebiliriz. Bursa'daki tüm ilçeler bazında düşündüğümüzde bu yeterli değil, yönetmeliklerimiz gereği belediyeler 2028 yılına kadar kayıp kaçak oranlarını yüzde 25'e düşürmekle yükümlüler. Dolayısıyla bununla ilgili ciddi yatırımlar yapılması gerekiyor. Burada aynı zamanda kademeli ücretlendirmeler, basınç yönetimi, tasarruf çağrılarının da daha anlamlı bir şekilde yönetilmesi kısa vadede en hızlı kazanımları sağlayacaktır.

Orta vadede ise suyun yeniden kullanımı, gri su dediğimiz kavramın yavaş yavaş artması, arıtılmış atık suların kullanım amacına uygun bir şekilde tekrar değerlendirilmesi, yağmur suyu hasadı gibi konular çözüme muhtaç… Bunlar, çözüm bulunabilir ve bu süreç aktif olarak değerlendirildiğinde iyi bir su yönetimi yapabileceğimiz başlıklar arasında geliyor.

Biz hep kriz çıktıktan sonra kriz yönetimini daha çok benimsiyoruz. Aslında burada amaç risk yönetimini benimsemek. Eğer riski görüp onu yönetebilirsek o zaman sonrasında harcamak durumunda kaldığımız fiyatların, bütçelerin çok daha azını aslında risk yönetiminde harcamış olacağız. Hem sonrasında toplumsal olarak bu kaygıyı taşımamış olacağız hem de ekonomik anlamda da bunun bir avantaja dönüşmesi mümkün. Akademik olarak yaptığımız çalışmalarda şunu görüyoruz ki, su kalitesi açısından maalesef sularımız oldukça kötü seviyelerde seyrediyor. Yani ciddi bir kirlilik baskısı altında. Özellikle Bursa için konuşacak olursak, sanayinin çok hızla büyümesi -17 adet sanayi bölgemiz var- nüfusun hızla artması ve zirai ilaçlar, gübreler gibi tarımsal faaliyetler sonucu suyun ciddi bir çevresel baskı altında olduğunu söylemek mümkün. Bu anlamda da havza baskılarının kentsel ve endüstriyel etkilerin daha detaylı bir biçimde ele alınması gerekliliği ortada.

Sadece baraj doluluğu düşünce bizim suyla ilgili endişelerimiz gün su yüzüne çıkıyor. Yağmurlar yağmaya başlayınca psikolojik olarak bir rahatlamayla birlikte kimse aslında mevcut düzeninde bir değişiklik yapmamış oluyor. Suyun azlığıyla yani barajlardaki doluluk oranın düşmesiyle aslında su miktarı da azalıyor ve su miktarı azaldığında ekosistemin dayanıklılığı da azalıyor ve oradaki biyoçeşitlilik de azalıyor. O yüzden sadece korumak ya da suyu hasat etmek değil, kirlilik kontrolü ve havza planlamasının da mutlaka bir arada ele alınması gerekiyor.

Geçtiğimiz yaz yaşanan durumla ilgili şunu biz en başından beri söylüyoruz: Bu bir anda oluşan bir durum değil ya da olaya her şey çok yolundaydı da bu sene böyle bir durum yaşandı gibi geçici bir mesele olarak bakmamak gerekiyor. Çünkü bu planlamaların 15-20 yıl öncesinde yapılması, eylem planlarının buna göre revize edilmesi ve aynı zamanda da bir susuzluk, kuraklık durumu olması durumunda su bütçemizin nasıl değişeceğine ilişkin artık bilimsel çalışmalar yapılması gerekiyor.

İklim krizi ile birlikte yağış düzensizliği ve mevsimsel olarak yaşadığımız değişiklikler maalesef hem bizim tarımsal faaliyetimizi hem de suya bağımlı faaliyet gösteren sanayiyi etkiliyor. Tarım ve gıda güvencesi bir taraftan, diğer taraftan da temiz suya ulaşım anlamında bizi kaygıya düşürüyor. Son dönemde yağan yağmurlarla baraj seviyemiz yüzde 24’lere çıktı. Ama hala temkin gerektiren bir düzeydeyiz. Barajlarımızdaki su miktarı arttı diye bir rehavete kapılmamak lazım. Sadece tek bir sektör üzerinden değil hem evsel hem sanayi hem tarımsal anlamda suyu daha verimli kullanma aşamasında eylem planlarımızı bu kapsamda güncellememiz lazım.

Çünkü sadece yeraltı suyuna güvenerek bu eylemleri yürütmek maalesef bizim açımızdan sürdürülebilir bir su yönetimi bakış açısını desteklemiyor. Dolayısıyla da bu yaz rahatız demek şu anda çok bilimsel bir yaklaşım değil. Çünkü biz eğer kayıp kaçak oranlarımızı azaltamazsak, yeraltı su çekimini kontrolsüz olanları denetleyemezsek, tespit edemezsek, sanayide ve tarımda su verimliliğini sağlayamazsak ve yağmur suyu yönetimini de başarılı bir şekilde yapamazsak, yağışlarımız yağsa bile hani biz rahatız demek çok da doğru bir bakış açısı değil. Bu sadece psikolojik bir rahatlama. Hidrolojik toparlanmanın sağlanabilmesi için başka bir deyişle bizim suyumuzun tamamen güvence altında olduğunu bilebilmemiz için, toprağın doyması, yeraltı suyu rezervlerimizin beslenmesi, düzenli ve uzun süreli yağışların özellikle de kar yağışının olması çok büyük önem arz ediyor.

“HER YERİ BETON, ASFALT YAPTIĞIMIZDA GEÇİRİMSİZ BİR YÜZEY ARTIŞINA SEBEP OLUYORUZ, AMA YAĞAN YAĞMURUN TOPRAKLA BULUŞMASI LAZIM”

- Yağmurların çoğu çarpık şehirleşme nedeniyle mi yok oluyor? Tarım ve ormanlık alanlar için müsait olan özellikle Marmara Bölgesi ve Kuzey Ege sanayileşerek bizi daha çok mu su fakirine dönüştürüyor?

- Tabii iklim kriziyle birlikte bazı bölgeler çok yağış alırken bazı bölgelerde yağışlar azalıyor, sıcaklıklar artıyor, kuraklıkla birlikte buharlaşmalar artıyor ve sulak alanlarda, yüzeysel sularımızda buharlaşmanın etkisiyle de ciddi miktarda bir su azalıyor. Dolayısıyla çok hızlı kentleşmenin ve sanayileşmenin elbette ki bu mekanizma üzerinde etkisi var. Çünkü her yeri beton yaptığımızda, asfalt yaptığımızda biz geçirimsiz bir yüzey artışına sebep oluyoruz. Ama yağan yağmurun toprakla buluşması lazım. Dolayısıyla toprağa sızmadığı durumda ne yapıyor? Yüzeysel akışa geçerek hızlı bir şekilde kaynak olmadan taşkın riski yaratabilecek bir duruma ve hatta zaman zaman sellere sebep oluyor.

Orman ve tarım alanlarımızı da korumamız lazım ki yeraltı beslenmesi ve mikro iklimimiz zayıflamasın. Bu anlamda ayrıca sanayileşme hepimizin bildiği gibi su talebini arttırıyor. Aynı zamanda da su kirliliğini açısından önemli bir risk teşkil ediyor. Burada da artık pazara göre değil de elimizdeki suya göre bir üretim biçimi, bir modeli tasarlamak lazım. Son çıkan su verimliliği yönetmeliğimiz kapsamında hem tarımda hem sanayide hem de kamuda bir verimlilik sistemi kullanılması, suyun izlenmesiyle ilgili süreçler başladı. Bu önemli bir gelişme ama bir taraftan da bunun gerçekten sürdürülebilir ve gerçekçi bir şekilde yürütülmesi de oldukça önemli…

İşte burada da sanayi alanında yeni yatırımların suya bağlı teknolojilerden uzak daha az su kullanabilecek hatta belki de suyumuz yoksa suya bağımlı herhangi bir sanayinin olmasına belki de müsaade etmeyecek şekilde bir plan izlenmeli…  Tarım buna keza, suyumuzun yüzde 70’ini tarımsal anlamda kullandığımızı düşünürsek tarımsal anlamda da teknolojik sulama yöntemlerini seçmek önem arz edecek… Dolayısıyla şunu söyleyebiliriz ki yağışın kendisi aslında yok olmuyor ama bizim arazi kullanımımız, altyapımız yağışı yer altına yatırım yerine hızlı kayıp haline getirebiliyor.

“KURAK BİR DÖNEM GEÇİRİYORSAK İÇME SUYU, EKOSİSTEM, TARIM, SANAYİ VE GIDA SANAYİNİN KULLANDIĞI MİKTARIN TAKİP EDİLMESİ, ÖNCELİK SIRASI OLUŞTURULMASI ÖNEMLİ”

- İçme suyu şişeleme ve meşrubat sanayinin susuz kalmamamıza etkileri var mı? Kötü örnekler söz konusu mu?

- Tabii diğer önemli konulardan bir tanesi de şişeleme su ve meşrubat sanayinin bu kuraklık olduğu dönemlerde etkisi var mı, yok mu? Suyumuzu onlar mı bitirdi yoksa bitirmedi mi gibi konular da oldukça gündeme geldi. Bu sektörler iki nedenle önemli. Bir tanesi havza tahsisi ve şeffaflık anlamında önem arz ediyor. Çünkü bir bölgede kimin ne kadar su çektiği şeffaf ve denetlenebilir değilse toplumsal bir güven kaybı oluşuyor ki toplumda da bence bu güven kaybına yönelik bir veryansın vardı. O yüzden tepkiler bu anlamda oldukça arttı ama sorun burada sadece miktar değil adil tahsis ve kuraklık da öncelik yönetimidir. Yani kurak bir dönem geçiriyorsak içme suyu, ekosistem, tarım, sanayi ve gıda sanayinin kullandığı miktarın takip edilmesi, öncelik sırası oluşturulması önemli.

Diğer bir önemli konu ise su ayak izi ve yerel basınç... Her ne kadar belki toplamda ülke ölçeğinde bu sanayi küçük gibi gözükse de eğer kritik bir alt havzada ise ve kurak bir dönemden geçiliyorsa o zaman yerel baskıyı büyütebilir.

Bir kötü örnek de çoğu zaman kuraklık koşullarında çekimlerin sürüyor olması, azalmaması ya da yerel ekosistemin ve içme suyu güvenliğinin yeterince gözetilmemesi…Bu da denetim zayıflığından kaynaklı olabiliyor. Dolayısıyla burada yasaklamak gibi değil ama ölçmek, denetlemek, şeffaf bir biçimde süreci yönetmek ve kuraklıkta belki kademeli kısıtlamalar yapmak gerekebilir. O sektörlere bugün siz suyu kullanmayın dediğimizde de Bursa'nın barajları dolmayacak. Bunlar birbirinden farklı konular. Ama önemli kriz durumlarında mutlaka bu sistematik doğrultusunda devam edilmesi, toplumsal güven açısından oldukça önemli.

“YAĞMUR HASADI GİBİ UYGULAMALARDA TABİİ Kİ UMUT VAR, DOĞRU KURGULANIRSA İÇME SUYU TALEBİNİ ANLAMLI MİKTARDA AZALTABİLİR”

- Binalara getirilmesi planlanan yağmur hasadı proje ve uygulamalarının işe yaramasından ümitli misiniz?

- Binalarda yağmur hasadı uygulamaları da önemli. Bu uygulamalarda tabii ki umut var, doğru kurgulanırsa içme suyu talebini anlamlı miktarda azaltabilir. Bununla ilgili planlı alanlar imar yönetmeliğimizde var. Bu yönetmelik güncellendi ve belirli büyüklük ve tipteki binalarda yağmur suyu ve gri su sistemlerinin kurulumu zorunu hale getirildi. Tabii şu aşamada mevcuttaki sistemleri de buna entegre etmek önemli. Maalesef bugünlerde karşılaştığımız en büyük sıkıntılardan bir tanesi, yağmur suyu direnaj kanallarına maalesef atık suların bırakılarak bunun farklı amaçlarla kullanılıyor olması.

Dolayısıyla başarı sağlamak için özellikle binalarda deponun hacmi, kullanım senaryosu ve nerede kullanılacağının doğru seçilmesi gerekli… Tuvalet, rezervuar olarak mı kullanılacak, peyzajda mı temizlikte mi kullanılacak bunun kararı ve mutlaka filitrasyonla bakım planının olması lazım. Yağmur suyu hattını kesinlikle atık su hattıyla karıştırmamamız lazım. Özellikle halk sağlığı açısından belediyelerin teşvik ve denetim mekanizmalarının bu yönde biraz daha güçlendirilmesi gerekiyor.

“KURAKLIK RİSKİ YÜKSEK BÖLGELERDE, ŞEBEKE İÇME SUYUYLA HAVUZ DOLDURMANIN KURAK DÖNEMLERDE MUTLAKA KISITLANMASI GEREKİYOR”

- Yazlık yerleşim yerlerinde belirli nüfusu barındırmayan site ve ikametgahlarda özel havuz yapımı gereksiz sayılabilir mi?

- Özellikle yazın kurak dönemlerde en çok tepki toplayan konulardan biri de yazlık yerleşimlerdeki özel havuzlar konusu... Bilimsel çerçevede konuyu gerekli gereksiz ikiliğinden çok kaynak kıtlığındaki öncelik meselesi olarak değerlendirmek lazım. Kuraklık riski yüksek bölgelerde, şebeke içme suyuyla havuz doldurmanın kurak dönemlerde mutlaka kısıtlanması gerekiyor. Eğer illa havuz yapılacaksa ya da mevcutla yapılmış havuzlardan faydalanacaksa alternatif kaynak aranması burada oldukça önemli. Kaçak kontrollerinin yapılması önemli. Kademeli tarife ve eğer yüksek bir tüketim söz konusuysa -ki genelde böyle oluyor- o zaman suyu gerçek maliyetiyle ödeme yoluna gidilmeli. Bu nedenle de eğer o sitenin ya da ikamet edilen o yerin nüfusu düşük ama altyapı yükü yüksekse o zaman planlama aşamasında mutlaka su bütçesi zorunluluğu getirilmesi gerekiyor.

“SU KAYNAKLARIMIZ SINIRSIZ VE SONSUZ DEĞİL VE TAMAMEN BİZE DE AİT DEĞİL, HER TÜRLÜ EKOLOJİK TAHRİBAT GELECEKTE ÇOCUKLARIMIZDAN ÇALDIĞIMIZ BİR HAK”

- Toplumsal bilinçlenme de çok önemli değil mi?

- Toparlayacak olursak su fakirliğimiz musluktan su akmadığı gün başlamıyor aslında. Suyun bugün verimsiz kullanıp yağışı bugün toprağa indiremediğimiz zamanda başlıyor ve bu bir anlık bir süreç değil. Dolayısıyla hem nüfus hem sanayi hem tarım açısından buldukça aktif olan Bursa gibi kentlerde de çözüm yağışı ya da barajların dolmasını beklemek değil. Burada kayıp kaçak oranlarını azaltmak, yeraltı suyunu korumak, yağmur ve gri su sistemlerini sürece dahil etmek ve tüketimi adil ve ölçülü bir şekilde yönetmekten geçiyor. Dolayısıyla doğru bir bütçe yapamazsak maalesef suyu da doğru şekilde yönetemiyoruz. Su kaynaklarımız sınırsız ve sonsuz değil ve tamamen bize de ait değil. Şu anda yapılan her türlü ekolojik tahribat ve zarar gelecekte çocuklarımızdan çaldığımız bir hak olarak görüyorum. Dolayısıyla da bu anlamda herkesin aynı duyarlılıkla ve aynı sorumlulukla hareket etmesi gerektirdiğini düşünüyorum.

Doç. Dr. Efsun Dindar kimdir?

Eskişehir’de 1982 yılında doğan Dindar, ilk ve orta öğrenimini aynı kentte tamamladıktan sonra liseye Bursa’da devam etti. Bursa Uludağ Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümünde 2004 yılında Lisans eğitimini tamamladı. Yüksek lisans ve doktora eğitimini de aynı bölümde Çevre Bilimleri alanında bitirdi. Çalışma konuları; Çevre Kirliliği, Toprak Kirliliği ve Giderimi, Arıtma Çamurlarının Bertarafı ve Toprakta Kullanımı, Hidrodinamik Kavitasyon ve Çevre Kimyası olarak sıralanabilir. Uludağ Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümünde Öğretim Üyesi olarak görev yapan Dindar’ın bu alanlarda yayınlanmış ulusal ve uluslararası makaleleri ve görev aldığı projeler bulunuyor. Akademik çalışma alanları dışında, İş Güvenliği Uzmanı ve Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanı alanlarında çalışmaları da var. Aynı zamanda BUSİAD Çevre ve İş sağlığı güvenliği uzmanlık grubu, BTSO Çevre Konseyi ve BUMİAD proje komisyonunda görevi alıyor.

Dünyanın neresinde olursanız olun garsondan bir Türk kahvesi isteyin, çünkü...Dünyanın neresinde olursanız olun garsondan bir Türk kahvesi isteyin, çünkü...

Kadınlar 'kadim tohum'a sahip çıkıyor: İşte Kadınlar 'kadim tohum'a sahip çıkıyor: İşte "nadir tarım elementi" keten mucizesi

Yıldızlardan şirketlere 2026 mesajı: Değişime  direnme, ayak uydur, kurtulYıldızlardan şirketlere 2026 mesajı: Değişime direnme, ayak uydur, kurtul

Murat Sağman: Türkiye yabancı yatırımcı için cazip fırsatlar sunuyorMurat Sağman: Türkiye yabancı yatırımcı için cazip fırsatlar sunuyor

Ünlü çiftçi ailesinden İbrahim Cevher Cevheri, tarım ve hayvancılıktaki son durumu anlattıÜnlü çiftçi ailesinden İbrahim Cevher Cevheri, tarım ve hayvancılıktaki son durumu anlattı

Türk sağlık teknolojisinden dünyaya armağan: BloocellTürk sağlık teknolojisinden dünyaya armağan: Bloocell

 

Site adresi: https://www.finansingundemi.com/haber/doc-dr-efsun-dindar-turkiye-su-fakiri-olma-yolunda-ilerleyen-ulke-konumunda/1884061