Yazdır

"Açılıma evet, IMF'ye hayır"

Tarih: 23 Kasım 2009 - 07:36

Sedat Aloğlu 1993'te, Türkiye'nin AB'ye tam üyelik sürecinde çalışmalar yapan İKV başkanıyken, ‘Kürtler ve Türkler' başlıklı bir çalışma hazırlamıştı. AK Parti'nin Kürt açılımının içerdiği unsurlar o raporda yer alıyordu. Bu çalışmayla İKV yönetimindeki bazı üyelerden bile tepki alan Aloğlu, 'O...

"Kürtler ve Türkler..." Türkiye'de uzun yıllar Doğu ve Güneydoğu Anadolu sorunu adıyla tartışılan Kürt sorununa tam 16 yıl önce adını koyan bir araştırmanın başlığı bu. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne (AB) tam üyelik sürecinde çalışmalar yapmak üzere kurulan bir iş örgütü olan İktisadi Kalkınma Vakfı'nın (İKV) yayımladığı bu araştırmanın fikir babası ise Sedat Aloğlu'ydu. İKV Başkanlığı'nın yanı sıra yıllarca TÜSİAD, İstanbul Sanayi Odası gibi iş dünyasının önemli örgütlerinin en aktif üyelerinden biri olan Aloğlu, Türkiye'nin sadece ekonomik değil sosyal ve siyasi sorunlarına da kafa yorduğu için, 1995'te de milletvekili olarak TBMM'ye girdi. Ve yine ilk kez Meclis kürsüsünde Kürt kimliğine vurgu yaparak sorunu gündeme getirdi. İstanbul doğumlu, ancak Şanlıurfalı Kürt kökenli bir ailenin mensubu olan işadamı Aloğlu, AK Parti'nin başlattığı Kürt açılımının Türkiye'de çok önemli bir adım olduğunu belirtiyor. "İnkardan Kürt vardır noktasına geldik ya, işte en önemlisi bu. Türkiye bu sorunu aşarsa büyük bir sinerji yaratır" diyor. Aloğlu'nun Türkiye ekonomisine ilişkin de farklı bir bakışı var. Krizi fırsata çevirerek, bir paradigma değişikliği yapılması gerektiğini söyleyen Aloğlu, "IMF anlaşması kesinlikle yapılmasın. Bu politikalar Türkiye'yi tembelleştiriyor" diyor. 70 ülkeyle ihracat yapan Feniş Grubu'nun Yönetim Kurulu Başkanı Aloğlu uzun zamandır sessizdi. Bu sessizliği Referans için bozan Aloğlu, sıcak gündeme ilişkin görüşlerini bizimle paylaştı. İKV Başkanı iken 1993'te "Kürtler ve Türkler" başlıklı bir rapor hazırlamıştınız. Bu rapora neden ihtiyaç duymuştunuz? O tarihte Türkiye'nin iki önemli konusu vardı. Ekonomi ve adı konulmamış Kürt sorunu. Türkiye, AB'ye hazırlanıyordu ve bu sorun da önümüzdeki en büyük sorunlardan biri olmaya adaydı. Ancak Kürt konusunu ele almak ve bu konuda bir şeyler yapmak o kadar riskli görünüyordu ki kimse giremiyordu. Ben bu sorunun neresinden tutayım diye düşündüm. Yönetim kurulundan dahi inisiyatif almadan bir çalışma başlattım. Birçok tanınmış isimle uzun uzun seanslar yapıldı. Neden riskliydi bu konuya el atmak? Türkiye o tarihte, yani 16 yıl önce "Türkiye'de Kürt yok ki dili olsun" noktasındaydı. "Aralarında bile Kürtçe konuşamıyorlar, lisan değil" deniyordu. Devekuşu gibi başımızı kuma gömüyorduk. Ben de bunu reddetmekle, saklamakla daha tehlikeli noktalara varacağımızı öngörerek, yapacağımız çalışmanın adını "Kürtler ve Türkler" koydum. Kürt kimliği reddediliyordu. Bir anlamda Kürtler vardır demek için. Çalışma 1994'ün sonunda İKV dergisinde yayımlandı. Yayımlandığı anda, yönetim kurulu ile paylaştım. Çok tepki aldınız mı? Aynı bugünkü gibi. Karışık tepkiler aldık. Yönetim kurulu üyeleri arasında benim kökenim dolayısıyla Kürtçülük yaptığımı iddia edenler bile oldu. Bu raporla birlikte ortalık birbirine girdi. O zaman çok popüler olan "Siyaset Meydanı" programında tarihin en uzun programı gerçekleşti. Sabah 07.00'ye kadar sürdü. Daha sonra milletvekili oldunuz. Yine TBMM'de bu konuya ilişkin bir konuşmanızı hatırlıyorum... 1996'da Doğru Yol Partisi İstanbul Milletvekilleri olarak oluşturduğumuz, bazı konuların tartışıldığı bir İstanbul Platformu vardı. Orada bu konuyu dile getirdim. O dönemde terör çok yoğundu. Siyasette ise Anayol oldu tutmadı, Refahyol oldu tutmadı. Siyasi çatışmalar irtica korkusu büyütülerek ortaya kondu. 28 Şubat yaşandı. Dolayısıyla bu çalışmalar kaldı. O dönemin ertesinde ben bağımsız oldum. Bu konuyu da bırakmadım. Meclis'te 11 sene evvel bu konuda bir konuşma yaptım. O tarihte bir grup daha oluşturduk. İstanbul Ticaret Odası'nda yaptık o çalışmayı. Bölgede yatırımların harekete geçmesi için Doğu Holding projesi vardı. O dönem mi? Evet. Ekonomik tedbirleri de içeren bir çalışmaydı. Mehmet Yıldırım desteklemişti. Hatta birkaç seansa Abdülmelik Fırat da gelmişti. Parlamentodaki siyasi temsilcilere de ilettik. Ancak o günün şartlarında 28 Şubat sonrası kurulan çok parçalı koalisyon bu konulara ne yazık ki el atamadı. Yeni bir açılım sürecindeyiz. Çok yoğun tartışmalar sürüyor. Bugün gelinen noktadan memnun musunuz? Son 15 sene içinde Meclis'te bir anlamda tohumu atılmış bir hadisenin, bütün partiler tarafından parlamento çatısı altında görüşülmüş olması çok büyük aşamadır. "Kürtçe yoktur" denilen bir ülkede, bugün devlet televizyonunda bir Kürtçe kanal var. İş zaten çok büyük aşamalar kaydetmiş vaziyette. Çok çok büyük. Çünkü inkardan kabule resmileşmiş. Parlamento çatısı altında gündem maddesi olup, her boyutuyla tartışıldı. Ben bundan dolayı çok mutluyum. AK Parti açılım sürecini doğru kurabildi mi? Yeterince destek alınabildi mi? Hassas bir konu. Bunu yaparken milliyetçiliği de körüklememek lazım. Bunlar yönetim becerileri. Böyle bir konuda hiçbir tarafta mükemmeli elde etmek mümkün değildir. Eleştirmek, eksik bulmak kolaydır ama top dönmeye başladı. "Kürt vardır" dedik ya, en büyük hadise o. Hadisenin kültür, kimlik, ekonomi boyutları var. Bizim önerdiğimiz birçok şey yapılıyor. Ekonomide de devlet o bölgeye yönelik serbest rekabeti bozmayacak ama devletin yapma durumunda olduğu hizmeti taşımalı. Ama en ağırlı olarak bizim 10 sene evvel üzerinde durduğumuz konu hayvancılık ve tarımda destek verilmesi. Türkiye tarımda geri kalmaya başladı. O bölge ise bunun için çok elverişli. Bu açılım süreci Irak'ı terk etmeye hazırlanan ABD'nin bir projesi olarak da yorumlanıyor. Sizce konjonktürün bu gelişmeye katkısı oldu mu? Komplo teorileri bazı kesimlerin mesleği. Ben 1994-95 yıllarında bizim devletimizin o gün geçerli olan "Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti savaş halidir" politikasına şiddetle karşı çıktım. "Bir gün bir şey olsa ve Irak bölünse kendi aralarında. Kuzey Irak'ta da bir Kürt devleti kurulsa, bunu savaş nedeni mi sayacağız. Bunu söylediğin zaman, benim 10 milyon Kürt kökenli vatandaşıma ne kadar hakaret ettiğinizin farkında mısınız" demiştim. Kaygıların nedenini de "Sevr Sendromu" olarak açıklamıştınız? Bu sendrom devam ediyor mu sizce? Sevr Sendromu ile büyüdük biz. Acaba parçalanır mıyız? Bu korku hala aşılmadı ama ilk merhalesini geçiyoruz. Bunun başka bir çaresi yok. Konuşarak, uzlaşarak, anlaşarak ve hazmederek geçeceğiz bu yolları. 3S diyorum. Sağduyu, sabır ve sebat. Zor bir süreçtir bu. Ben 1995'te Türkiye'nin bir de Alevi konusu vardır demiştim. Bunlar Türkiye'nin çok uzun yıllar üstünü örtmeye çalıştığı sosyal konularıdır. Biz bunları açtıkça, sinerjimiz fazlalaşır. İyi yönettiğimiz takdirde. Ne gibi kaygılarınız var? Sünni-Alevi gerginliği; Türk-Kürt kökenli gerginliği. Bunlar çok iyi yönetilmesi gereken konular. Siyasi partilere, medyaya, sivil toplum örgütlerine çok görev düşüyor. Toplumu birleştirici, uzlaştırıcı mesajlar verme, sağduyu, soğukkanlı mesajlar verme bakımından. Bir şansızlık, belki de şans. Hepsi en büyük ekonomik krizle beraber yaşanıyor. Türkiye bu yola girmeliydi. Ancak özellikle muhalefet partileri ve toplumun bir kesiminde ciddi tepki var. İyi yönetilemiyor mu süreç? Bugünkü hükümetimiz büyük bir çoğunlukla parlamentoda. Dolayısıyla gündemi belirleme ve yönetme imkanına sahip. Hassas bir dengede değil. Bu görev hükümete düşüyor. Hazreti Ömer ne demiş: Dicle Fırat kıyısında kaybolan bir koyunun bile hesabı benden sorulur. Bugün onlar bütün toplumdaki endişeleri giderici şeyleri, gerekenleri yapmak durumundalar. CHP'nin tavrını nasıl buluyorsunuz? Üzülüyorum. Onlar tam iki arada bir derede kaldılar. Muhalefettesiniz, belli yanlışlıkları söylemeseniz olmaz ama geçmişteki söylemleri nedeniyle de işin yanında olmaları lazım. Anlatamadılar. Baykal'ın konuşması makul bir konuşmaydı. Reddetmiyordu ki. Sivil toplum örgütlerinden sürece yeterince destek var mı? Biraz hızlı başladı. Çok alevli bir şekilde tartışıldı. Ben önümüzdeki yılın ilk altı ayında çeşitli kurumların görüş ortaya koyacaklarına inanıyorum. Bekliyorum da; TOBB, TÜSİAD olmak üzere. Eminim 2010'da çıkacak. Açılımın A'sı 15 yıl önce İKV ile gündeme geldi İKV'nin 1994'te yayımladığı "Kürtler ve Türkler" başlıklı araştırmasında, Kürt sorununa ilişkin hem bir tarihçe hem de öneriler yer almıştı. Araştırmada özetle şu görüşler yer alıyordu: "Sorun terör, Kürt kökeni ve göreceli ekonomik azgelişmişlik olarak ifade edilebilir. Üç konunun sınırları iyi çizilmeli, özellikle terör sorunu ile Kürt kökeni arasında net bir ayrım yapılabilmelidir. Resmi dil, bayrak ve idare şekli tartışılmaz ortak paydaları oluşturmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bir bölümü Kürt kökenlidir. Bu gerçeğin tartışma konusu olmaktan çıkartılması gerekmektedir. Toplumu oluşturan çeşitli etnik grupların kendilerini kültürel açıdan ifade etmeleri demokratik bir özgürlüktür. Kişilere Kürtçe isimler verilebilmesine, yerleşim yerlerinin 1980 öncesindeki eski adlarının kullanmalarının serbest hale getirilmesine izin verilmelidir. Özel televizyon ve radyo kanallarından, hatta devlet televizyonundan Kürtçe yayın yapılabilmesi için kısıtlamaların yok edilmesi gerekmektedir. Bölgenin ekonomik kalkınması için GAP'ın bölge açısından önemli ve aciliyeti açıktır." IMF İLE ANLAŞMAYA HAYIR Kriz bittiğinde, belki de birinci buhrandan daha kötü olduğu ortaya çıkacak. Türkiye bu krizi her şerden bir hayır doğar görüşünden hareket ederek, fırsata çevirmeli. Bunun için de paradigmasını değiştirmesi lazım. Üretime ağırlık veren ve gerek iç pazar, gerek ihracatla büyüyen bir ekonomik yapıya dönüşmemiz lazım. Rekabet unsurları çok önemli ve dolayısıyla yüksek faiz düşük kur politikası yanlış. Bunu değiştirmeliyiz. IMF ile bir anlaşmaya hayır! Çünkü her ne kadar IMF'nin rolü ve misyonu bu krizden sonra değişse de şu kadar yıldır başka misyon üstlenmiş bir kurumun kültürü bugünden yarına değişmez. Yurtiçine giren serbest paranın belli bazı mekanizmalarla kontrol altına alınmasında fayda var. Bu tip para, Türkiye'den çok büyük rant götürdü. Düşük kur-faiz politikasının yerine; gerçekçi TL, rekabetçi kur ve düşük faiz politikası geçmeli. 35 yıldır ihracatçıyım. Bugünkü kurlar yüzde 5 yukarıda olsa, daha rahat ederiz. Reel sektörde krizin acısı yeni çıkacak. Çünkü 2009'da bankalar daha toleranslı davrandı. Krediler ötelendi. 2010'da hadise çatlayabilir. Şimdi "İstanbul Yaklaşımı" benzeri bir kanun çıkarılmalı. SEDAT ALOĞLU KİMDİR İstanbul Üniversitesi İş İdaresi Fakültesi'ni bitirdi. ABD'de MBA, İstanbul Üniversitesi'nde doktora unvanını aldı. 1970'ten beri Feniş Grup şirketlerinde farklı pozisyonlarda çalıştı. İstanbul Sanayi Odası ve Dış Ekonomik İlişkiler Konseyi'nin yönetim kurullarında yer aldı. 1987-1993 yılları arasından Türkiye Alüminyum Sanayicileri Derneği'nin ve Türk-Amerikan İş Konseyi'nin başkanlığını yürüttü. İktisadi Kalkınma Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı, 20. Dönem İstanbul Milletvekilliği ile TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanlığı yapan Aloğlu, daha sonra Feniş Grubu'nun CEO'su olarak iş hayatına geri döndü. Jale Özgentürk/Referans
Site adresi: https://www.finansingundemi.com/haber/acilima-evet-imfye-hayir/264798